Psikofarma »

Eylül 26, 2016 – 11:07 pm | 12.854 Kez Görüntülendi

Epilepsi Nedir? Epilepsi İlaçları Nelerdir?

Epilepsi nedir?

Epilepsi normal nörolojik işlevleri bozan tekrarlayıcı nöbetlerin …

Read the full story »
Antidepresan İlaçlar

Antidepresan İlaçlar »»» Depresyon tedavisinde kullanılan ilaçlardır. kimyasal yapılarına ya da etki düzeneklerine göre sınıflandırılırlar.

Antimanik İlaçlar

Antimanik İlaçlar »»» Zihin Dengeleyiciler Depakene Depakote sprinkles Lamictal (lamatrogine) Lithium (lithium carbonate) Eskalith Lithobid

Antipsikotik İlaçlar

Antipsikotik İlaçlar»»» Şizofrenideki düşünce bozukluğu, hallüsinasyonlar ve delüzyonlar gibi gürültülü psikoz belirtilerini giderir ve nüksü önlerler

Anksiyolitik İlaçlar

Anksiyolitik Sedatif Hipnotik ilaçlar »»» anksiyete tedavisinde kullanılan ilaçlardır. Diğer bir deyişle kaygı ve korku gidericiler olarak da adlandırılırlar

Antiepileptik İlaçlar

Antiepileptik ilaçlar »»» Epilepsinin yanı sıra epileptik olmayan nöbetlerin tedavisinde de kullanılılan ilaçlar Fenitoin Karbamazepin Barbitüratlar

Home » Psikofarmakolojik Yazılar

PSiKOTERAPiLER

Submitted by on Mart 22, 2010 – 3:10 pm | 2.084 Kez Görüntülendi

P S i K O T E R A P i L E R

geniş anlamda, ruhsal yollarla yardım ve iyileştirme demektir. Bu tanım her türlü yardım yollarını kapsamaktaysa da psikiyatride , belli bir kurama dayalı, belirlenmiş bir yönteme uygun olarak yapılan psikolojik tedaviler anlamındadır.

Benzer bir diğer tanımda ise; psikoterapi, hastanın varolan semptomlarını gidermek, değiştirmek ve geriletmek, davranışın bozuk yönlerini değiştirmek, kişiliğin olumlu yönde büyümesi ve gelişmesini sağlamak amacıyla, eğitimli bir kişiyle, psikolojik anlamda ve de özellikle duygusal alanda yürütülen profesyonel bir tedavidir (1).

Psikoterapiye ihtiyaç duyan kişi, psikoterapiste daha olgun bir kişilik örgütlenmesine ulaşmak ve kendi kendisini daha iyi anlayabilmek için gelmiştir. Terapistten beklediği iki unsur vardır. Birincisi, kişiliğinin dinamik örgütlenmesi ve yapısını iyi değerlendirilebilmesidir. İkinci unsur ise, bu bilgi ve değerlendirmeyi, anlayabileceği ve yararlanabileceği bir tarzda ona aktarabilmesidir. Davranış örüntülerinin  hastaya entelektüel bir biçimde aktarılması ve açıklanması, o kişide herhangi bir değişiklik yaratmamaktadır. Kalıcı bir değişikliğin oluşabilmesi için bu bilgilerin hasta tarafından duygusal düzeyde de anlaşılıp yaşanması gerekir.

İlkel çağlarda, hastalıkların doğa üstü güçlere bağlandığı, “” egemendi. Doğa karşısında güçsüz olan insan, anlayamadığı olayları doğa üstü güçlerin varlığına inanarak,  kendine savunma yolları aramıştı. Bu çağda diğer bütün hekimlik dallarında olduğu gibi, insanın kendi ruhsal sıkıntılarını açıklama ve onlarla savaşma yolları büyüsel düşünce altında yapılırdı.

İlk kez Hipokrat (M.Ö.5.yy), hastalıkların doğa üstü güçlere değil, doğal etkenlere bağlı olduğunu söyledi. Aynı dönemde Eflatun ve Aristo’da büyüsel düşüncenin geçersizliğini belirtmişlerdi. Yine bu dönemde Hipokrat’ın histeri ve melankoli terimlerini kullandığını ve tapınaklarda hastaların uyutuldukları, düş yorumlarının ve telkinlerin yapıldığını görüyoruz.

Ortaçağ Avrupa’sında büyüsel düşünce yeniden ağırlık kazanmış, ruh hastaları şeytanın yakaladığı bir büyücü olarak görülmüş ve yok edilmişlerdir. 12. ve 13.yüzyıllarda kilisenin uygulamalarına tepkiler artmış sonrasında gelen Rönesans ile yeni düşünce ve bilim akımları gelişmiştir. 16. ve 17. yüzyılda, İslam ve Yunan düşünürlerin etkisinde kalan Avrupa toplumunda tıp alanında büyük değişikliklere yol açacak bir ortam doğmuştu. Bu gelişmeler ile insan anatomisi, fizyolojisi ve kan dolaşımı üzerinde nesnel çalışmalar başladı.

İlk olarak 17. yüzyılda , ruh hastaları hakkında bir kararın din adamlarınca değil, hekimlerce verilmesi kabul edildi. 18.yüzyılda, Fransız hekim Pinel tarafından planlı psikoterapinin temel ilkeleri belirtildi. Pinel’in başlattığı bu akım diğer Avrupa ülkeleri ve Amerika’ya yayıldı ve ruh hastalarına hastanelerde, bakım evlerinde tedavi etme görüşü uygulama alanı buldu.

19. yüzyılda önemli çalışmalar Alman ve Fransız ruh hekimlerince yapıldı. Fransa’da , , ve ; Almanya’da ise , , , , Jung ve çağdaş psikiyatrinin kurucusu oldular ve yeni yeni hastalıklar tanımlayarak, sınıflandırmaya çalıştılar. Çoğu ruhsal bozukluğun etiyolojisini beyindeki dejenerasyona bağlıyorlardı. İlk kez Kraepelin psikozları ve psikonevrozları ana ve alt gruplara ayırdı. Bugünkü tanımıyla şizofreniyi, “” olarak tanımladı.

Yine 19. yüzyılda Fransız ruh hekimleri (Bernheim ve Charcot), o dönemde yaptığı çalışmalarla şarlatan olarak anılan Mesmer’in “hipnoz” ve “hayvansal manyetizma” görüşlerini yeniden ele alarak incelediler. Bu dönemde bazı histeri belirtilerinin hipnozla ortaya çıkarılabileceği ve tamamen ortadan kaldırılabileceği görüldü. Bu konuda en etkili adım Charcot’tan geldi ve histerinin yalnız kadınlarda değil, erkeklerde ve çocuklarda da olabileceğini; hastalığın oluşumunda ruhsal etkenlerin önemini ve hipnozla düzeltilebileceğini gösterdi. Sonrasında Freud, 19.yüzyılın sonunda geliştirdiği psikanaliz kuramı ile ruh hekimliğindeki hastalık anlayışını ve tedavi yöntemlerini köklü bir biçimde etkilemiş, ruh hekimliğine; , , , , , ve savunma kuramları ve tedavi yöntemleri ile yeni araştırma ve uygulama alanları kazandırmıştır.

Freud’la aynı zamanda yaşayan Rus Hekim Pavlov, koşullandırma ile öğretme denemeleri ve koşullu tepki kuramını geliştirmiş, davranışçı tedavilerin kaynağını oluşturmuştur. Giderek yeni öğrenme kuramları geliştirilmiş böylece psikanaliz okulu ile yarışan davranışçı okullar 20. yüzyılın ikinci yarısında ağırlık kazanmışlardır.

Psikoterapide kullanılan kuramlara geçmeden önce bilimsel anlamda “kuram”ın ne olduğunu ve nasıl oluşturulduğunun açıklanması gerekmektedir.

Kuram (Teori), belirli bir konuda, birbiriyle bağlantılı önermeler bütünüdür(2).

Kuram, bilim adamının çevresindeki olayları dolaysız ve somut olarak gözlemesi ile başlar. Bu olaylar, etrafındaki problemlere çözüm olabileceği düşüncesi ile biriktirilir. Kaydedilen olaylar, aralarındaki ilişkilerin tanımlanabilmesi için sınıflandırılır. Sınıflandırma yapılabilen basamağa “bilimsel bilgi” denir. Sınıflandırma yapılmış olaylar arasındaki ilişkileri açıklamak ve bilinmeyenleri yorumlamak amacıyla ortaya kavramlar konur. Bu basamaktaki bir kuram, bir hipotezler bütünüdür ve ileride yapılacak yeni çalışmalar bir başlangıç noktasıdır. Sonrasında yapılan çalışmalar, kavramlar arasındaki bilinmeyenleri açıklamaya yönelik ve kuramın doğruluğunu göstermek amaçlıdır. Kuram, olaylar ve olgular için açıklamalar yapar; ayrı ayrı deneysel verileri soyut bir çerçevede birleştirir ve sınıflandırır(3).

Bir kuramın bilimsel olabilmesi için bazı özelliklerinin olması gerekmektedir. Birincisi, kurulan hipotez bilinen gerçeklere uygun olmalıdır. İkincisi, hipotezler mümkün olduğunca basit bir şekilde ifade edilmelidir. Üçüncüsü, kuram, bir iç tutarlığa sahip olmalıdır. Dördüncüsü, kuram, başka bir kuramla ortak bir noktayı açıklamaya çalışıyorsa, onun önerileri ile tutarlı olmalıdır. Beşincisi, kuram, ölçülebilir değişkenlerle ilgili olmalı ve yeni denemelere açık olmalıdır.

Freud psikanalitik kuramı oluşturmadan önce, mevcut bilgileri sınıflandırmış, gözlemlediği hipnoz ve diğer tedavi yöntemleri sonrasında “bilinçdışı” kavramını ortaya atmıştır. Kuramını geliştirme basamaklarında yaptığı gözlemler ile, bu kuramın değişik yönlerinin birbirine tutarlı olmasına çalışarak, ruhsal aygıtın bir tanımlamasını yapmaya çalışmış, önce topografik (bölmesel) sonrasında strüktüel (yapısal) varsayımlarını geliştirmiştir.

Psikoterapi türleri

Freud’a “Kaç çeşit terapi var ?” diye sorulduğunda, “Ne kadar terapist varsa, o kadar.” diye yanıt vermiştir. Bazı kaynaklarda yaklaşık 250 tür psikoterapi olduğu söylenmektedir.

belli başlı olarak üç ana biçimde sınıflandırılabilir

I- Hekimin Hastaya Yaklaşma Biçimi ve Tutumuna Göre;(4)

a- Bastırıcı

b- Destekleyici.

Destekleyici terapilerde birincil amaç hastanın semptomlarını azaltmak ve ortadan kaldırmaktır. Sıkıntıya sebep olan çevresel faktörler ortadan kaldırılmaya ve azaltılmaya çalışılır. Kişilik yapısında değişiklik yapmak gibi bir amaç yoktur. Bu tedavi biçimi ego fonksiyonları aslında sağlam olan ancak bireyin yaşamını bozan alışılmışın dışındaki stres faktörleri söz konusu olduğunda kullanılır.

c- Derinliğine araştırıcı;

Derinliğine araştırıcı psikoterapiler, semptomatik düzelmeden çok kişilikte köklü değişimi amaçlayan terapi türüdür. Dinamik psikoterapiler de denilir ve klinikte en tanınan ve kullanılan psikanaliz ve psikanalitik yönelimli psikoterapilerdir. Her iki terapi metodunda da içgörü kazanarak kişiliğin ve benliğin değişimi amaçlanmaktadır

II. Ruhsal Bozukluk Anlayışı ve Kuramsal Çıkış Noktasına Göre;

A- temellere dayananlar:

A1- Freud’un geliştirdiği psikanaliz ve bunun değiştirilmiş, uyarlanmış biçimleri

A2- Freud’dan yöntemce büyük ayrılma göstermeyen, fakat kuramsal açıdan ayrılıkları olan yeni analiz okulları( Jung, Adler, , , …)

A3- Psikoanalitik nesne ilişkileri kuramı (Klein, Kernberg…), Psikoanalitik benlik psikolojisi (, , …), Psikanalitik kendilik (self) psikolojisi (Kohut…)

B- Öğrenme ilişkilerine dayanan davranışçı psikoterapi türleri:

, (exposure), itici koşullanma, olumlu pekiştirme ve söndürme vb.

Davranışçı tedavilerde, davranışı oluşturan etkenler üzerinde durulmadan, doğrudan doğruya davranışın kendisi ele alınır. Kişi ve içinde yaşadığı sosyal çevre açısından uyumsuz görülen davranışlar yerine, yeniden şartlandırma yoluyla uyumlu davranışların ortaya çıkarılmasına çalışılır. Bu tür terapilerde hastanın etkin biçimde katılması gerekir. Hasta terapistin önerilerine uymak  ve bunları aşama aşama gerçekleştirmek durumundadır

C- Bilişsel psikopatoloji, bilgi-işleme, sosyal psikoloji ilkelerine dayananlar:

Bilişsel-davranışçı tedaviler.(Beck, Ellis…)

D- Varoluşçu (existential) ve olgu-bilimsel (phenomenologic) temellere dayananlar (Binswanger, Minkowski, Frankl, Strauss…)

III- Tedavi Durumunun Biçimi ve Yapısına Göre;

A- Bireysel Psikoterapi

B- Küme (Grup) Psikoterapisi

Grup terapileri, genelde birden fazla, 7–14 hasta ile aynı oturumda görüşmeyle gerçekleşir. Bireysele terapilere göre avantajları, kişinin bozuk sayılan davranış örüntüsünü canlı biçimde grup içinde görmesi, topluma uyum güçlüklerini somut olarak kavraması, bunları düzeltme yollarını yine grup içinde araştırıp bulmasıdır.

C-

Psikodrama, kişiyi ya da  toplumu rahatsız eden olayların, tiyatro benzeri bir ortam içinde açığa çıkarılması, konuşulup tartışılmasını amaçlayan bir terapi türüdür.

D-

Oyun ve uğraş terapisi, genelde çocuklarda uygulanan grup yöntemlerinden birisidir. Tedavi amacıyla kullanılabileceği gibi, çocuğu gözlemlemek yada çocuklar arası ilişkiyi kurup sürdürmek ve çocuğun yaratıcılığını arttırmak amacıyla da kullanılabilir.

E-

Aile terapisinde, aile içinde bir psikiyatri hastasının bulunmasının aile bireylerinin kendi aralarında ve hasta ile iletişimlerinde ve yaşamlarında zorluklara yol açacağı düşüncesine dayalı olarak aile bireylerinden birkaçının aynı oturumda destekleyici, açıklayıcı, yönlendirici, yorumlayıcı yöntemlerle tedavi edilmesidir.

Amaçlarına yönelik diğer bir sınıflandırmada şu şekildedir(5):

1. (Supportive Therapy)

2. (Reducative Therapy)

3. (Reconstructive Therapy)

Çeşitli Psikoterapi Türlerinde Kullanılan Başlıca Ruhsal ve Fiziksel Araçlar(4):

1. Daha çok bastırıcı ve destekleyici psikoterapi türünde

A. Eğindirme (telkin)

B. İnandırma (ikna)

C. Yol gösterme, rehberlik

D. Danışma

2. Bastırıcı, destekleyici ve derinliğine araştırıcı türlerde

A. Uyutum (hipnoz)

B. Uyuşturma (narkoz)

C. Boşaltma ()

3. Genellikle derinliğine araştırıcı, çözümleyici (psikanalitik türlerde)

A. Güdümsüz görüşme (non-directive interview)

B. Serbest çağrışım (free assocation)

C. Düşlerin çözümlenmesi

D. Sürçmelerin () çözümlenmesi

E. Simgelerin (sembollerin) çözümlenmesi

F. Direnç (resistance) ve aktarımın (transference) çözümlenmesi

G. Açıklama ve yorumlamalar

4. Daha çok davranış psikoterapilerinde

A. Gevşeme, koşullama

B. Edimsel koşullama

C. (exposure)

D. Ödül-ceza teknikleri

F. Pekiştirme, söndürme

G. Çeşitli öğretme teknikleri

Dolaysız Araçlar:

1. Çevrenin değiştirilmesi (aile düzenlenmesi, hava değişimi, iş değiştirilmesi…)

2. İlaçlar, fizik sağaltım yolları, (faradi, banyolar, spor…)

3. Çeşitli uğraşı, iş ve rehabilitasyon yolları.

Bu sınıflamada mevcut her bir tedaviyi birbirinden tamamen ayırmak mümkün değildir. Terapist birden fazla kuramı iyi bir şekilde bilmeli, bunlar dışında ki kuram ve teknikler konusunda da bilgi sahibi olmalıdır. Bunlar arasından kişiliğe en uygun olanını bulabilmeli ya da kendi kuramını kurabilmelidir. Bu kuramsal çerçeve içinde de gerektiğinde farklı ekollere ait teknik ve yöntemleri kullanabilme esnekliğini kazanmalıdır. Terapide bu tip bir yaklaşıma eklektizm denir (7,8).

Psikoterapi İlişkisinde Temel İlkeler

Uygulamada üzerinde özenle durulması gereken temel ilkeler vardır. Bu ilkeler psikoanalitik yönelimli olsun olmasın, her türlü psikoterapide geçerlidir. Birbiriyle bağlantılı olan bu ilkeler hepsi birlikte ve bilinçli olarak uygulanabildiği oranda anlamlı ve verimli psikoterapi süreci gelişebilir. Bu ilkelerin daha iyi anlaşılması amacıyla, psikanalitik psikoterapi kuramı içinde tanımlanmış olan direnç, , kontur- ve içgörü  terimlerinin açıklanması uygun olacaktır.

Direnç: Tedaviye ve onunla sağlanacak değişmeye karşı hastada ortaya çıkan güçlerin tümüdür. Terapi süresince uyumsuz ve anormal olan her türlü davranış, tutum, düşünce ve duygunun bırakılmasına, değiştirilmesine engel olan bir savunmadır. Kısaca, nevrotik yaşam tarzını sürdüren her türlü içsel etken dirençtir. Terapi sürecinde direnç, uzun süren suskunluklar, duygudan yoksun konuşmalar, tedavi ile yakından ilişkili olayları ve rüyaları unutmak, aşırı entelektüel tartışmalar yapmak, esnemeler, görüşme saatlerini unutmak, gerçek sorunları anlatmaktan kaçınmak şeklinde ortaya çıkabilir.

Transferans (Aktarım): Bireyin çocukluk çağında kendisi için önemli kişilerle yaşamış olduğu duygu ve tutumları, şimdi ilişki kurduğu önemli kişi ya da kişiler ile ilişkisinde yaşaması; bu kişilere kendi çocukluğundaki algı ve duygulara göre tepkiler göstermesidir. Psikoterapi süresince aktarım doğal ilişkilerde olduğundan daha yoğun ve süreklidir. Hasta çocukluğunda anne, babası veya önemli başka kişiler ile yaşamış olduğu sevgiyi, nefreti, korkuyu, bağımlılığı ya da bu duygularla ilgili savunmaları terapiste aktarır. Burada terapist hastanın çocukluğundaki babası, annesi yerine konmaktadır. Az çok sürekli her önemli ilişkide aynı öğeleri bulabiliriz. Örneğin iki sevgili arasında ki sevgi bağında da eşeysel anlamı olan, doyum sağlamaya yönelik özelliklerin yanı sıra, bir miktar geçmişten aktarılan, anne-babaya karşı duyguları temsil eden özelliklerde bulunabilir.

Terapi sürecinde, genellikle duruma uygun olmayan, yoğun ve aşırı tepkiler aktarım belirtileri sayılabilir. Örneğin, terapistin tek hastası olma isteği, başka hastaları kıskanmak, terapist ile ilgili düşler, zaman zaman ters tutumlar, öfkeli ve alaycı sözler aktarım belirtileridir.

(Karşıt aktarım): Terapistin kendi çocukluğunda ki duygu ve tutumları hastasına aktarmasına  denir. Terapötik süreçte transferanslara benzer şekilde ortaya çıkarlar fakat kökenleri farklıdır.

: Hastanın hastalığının bilincinde olması, onun belirtileri tanıyabilmesi ve bir bozukluk olarak kabullenişi anlaşılmaktadır. Buna klinik içgörü denilebilir. Psikanaliz ve psikoterapide iç görü ise rahatsızlık belirtileri ve bunların kaynakları arasında ki bağları görmektir. Bu durumun tedaviye etkisi nasıl olmaktadır. Salt bir iç görü kazanmak davranış değişikliği yaratmayabilir ve çoğu kez yaratmazda. Direnç ve transferans olaylarının uzun süre bir çok kez gözlenmesi, hastaya gösterilmesi, geçmişle bağlantılarının yeniden yeniden açıklanması, böylelikle birbirini destekleyen, doğrulayan iç görülerin kazanılmasına working- through(çözüm işlemi) denir. İşte değişme olayı working-through ile netleştirilmiş içgörülerle başlatılabilir.

Olumlu ilişkiler geliştirmede, başka insanlardan bilgi toplamada, başkalarının sıkıntısını anlamada en temel araç dinlemektir. Dinleyebilme hekimin rahat olmasına ve insana ilgi, saygı ve ile yaklaşıma bağlıdır.

Dinleme pasif bir süreç değildir. Etkin dinleme hasta tarafından anlaşılır.

Görüşme sırasında ortaya çıkan suskunluklar hem hastayı hem de terapisti rahatsız eder. Böyle bir durumda hasta, bir şeyler anlatması beklendiğini düşünerek ya da suskunluk sırasında aklına gelen rahatsız edici düşüncelerden korkar, amaçtan saparak farklı konulardan bahsedebilir. Suskunluklar genelde dirençle ilgilidir ve araştırılması gerekir. Benzer durumda aceleci davranarak söze giren terapistte kendi kontur-transferanslarını ve dirençlerini gözden geçirmelidir.

Suskunluğun bir sebebi de hastanın konu hakkında görüşlerini gözden geçiriyor olması olabilir. Bunun süresi ve tahmini ancak dinleme sırasında ki empati ile anlaşılabilir. Çünkü dinlemenin en önemli özelliği anlatılan kelimeler değil arka planlarındaki anlamlarıdır. Bunun anlaşılabilmesi için hastanın anlatış biçimi, sesin ton, hız, duygusal yüklülüğü gibi niteliklerini ayırt etmek gerekir.

Empati

Empati, kişinin kendisini bir an için bir başkasının yerine koyarak, o durumda neler hissedebileceği, düşünebileceği, nasıl davranabileceğini anlamaya çalışmaktır. Empatide, terapistin kendi benliğinden kısa bir süre ayrılması, ayrı bir benliğe doğru uzanması, yaklaşması, ona dalması ve onu anlamaya çalışması vardır. Terapist bir yandan kendi iç dünyasını araştırırken, bir yandan da bu iç dünya ile bir başkasının iç dünyasını anlamaya çalışmaktadır. Fakat bu sürecin çok uzaması ve terapistin hastanın yaşantısını sürekli ve yoğun biçimde paylaşması sakıncalıdır. O zaman terapistin, hastanın sorunları, kişiliği ve yaşantısı ile fazla özdeşleştiğini, gerçek terapist kimliğini yitirdiğini düşünebiliriz. Bu durumda terapistin hastasını tanıması, değerlendirmesi ve yardım edebilmesi zorlaşacak, mevcut ilişki hasta-terapist ilişkisinden arkadaş, anne, baba veya bir sevgili ilişkisine dönüşecektir.  Bunun süresinin uzaması halinde, terapistte hasta ile aynı duyguları paylaşır, aynı tarzda telaşa kapılır, ağlar ve mutsuz olursa buna özdeşim denir.

Bu sebeplerle empati, bir yandan bir başka insanı benimsemeyi, kısa süreli özdeşim yapabilmeyi gerektirirken; bir yandan da terapistin kendi kimliğini koruyabilmesi, terapinin araç ve yöntemlerini unutmaması, kendi benliği ile hastanın benliği arasında ayrım yapmayı sürdürebilmesidir.

Terapist açısından empatiyi engelleyen iki faktörden birincisi; terapistin kişiliğidir ki özellikle narsizm sorunu olan bir terapistin tedavide empati kurması oldukça zordur. İkinci faktör terapistin mevcut durumudur. Burada bahsedilen terapistinde sıkıntılı, mutsuz olması veya hastaya ayıracak yeteri vaktinin olmamasıdır. Doyumsuz ve mutsuz kişilerin etkin ve yararlı empati yapmaları güçtür.

İlgilenebilmek

İlgi duyulmayan bir kişi ile empati kurulamayacağından, empati ile birbirine yakın ve içice kavramlardır.

İnsan ilişkilerinde ilgilenmek çeşitli amaçlar doğrultusunda ortaya çıkabilir. Bunlar, sevgi, bağımlılık, yalnızlığın giderilmesi, parasal çıkar, cinsel doyum, bir şey öğrenme ve yardım görme amacıyla olabilir. Psikoterapi ilgilenmek, hastayı tanıma, anlamaya çalışma, sonunda hastanın davranış değişimine yol açabilecek ipuçlarını araştırıp bulma ve yardım etme ilgisidir.

Psikoterapide hasta ile uzun süreli bir ilişki kurulduğu için hem hastada hem terapistte psikoterapötik ilginin dışına taşan örneğin arkadaş ve dost olma ya da cinsel istek ve düşlemler gibi bir takım duygular ve ilgiler oluşabilir. Oluşan duyguların transferans ve konturtransferans yönleri bilinmeli ve terapistin kontrolünde olmalıdır.

Yan tutmamak ve yargılamamak

Psikoterapide hastadaki dirençlerin önemli bir bölümü yargılanma ve suçlanma korkusuna bağlıdır. Hasta bir şeyler söylemekten çekiniyorsa genellikle bunun altında bir yargılanma ve suçlanma korkusu yatar. Terapi sırasında bana güvenmelisin, güveneceksin denilerek güven oluşturulamaz. Terapist, yargısız, yan tutmayan soruları ile ve sabırlı, empatik bir yaklaşım ile bir güven ortamı oluşturmalıdır.

Tıbbın diğer alanlarında olduğu gibi psikiyatride de hastalık yok hasta vardır.  Bu ilkeye göre terapistin esnek olması, bir görüş, kuram ve uygulamaya bağlı kalmaması gerekir. Terapist bir görüş, kuram ve uygulamaya bağlı kalsa bile uygulamada esnek olması; duruma ve hastaların sorunlarına, kişiliklerine göre yöntem değişikleri ve uygulamada ayarlamalar yapması gerekmektedir. Terapide amaç kuramı veya yöntemi doğrulamak değildir. İnsan sınırsız değişkinlerle dolu bir ortamda yetişir ve yaşar bu sebeple uyguladığınız kuram hastaya hiç uymayabilir. Bu sebeplerle hem tanı koyma açısından hem de tedavi yöntemleri açısından esnek olunmalı, aceleci davranılmamalıdır.

Zaman verebilmek

Psikoterapi uzun süreli bir sağaltım türüdür. Terapist, 45-50 dakikalık görüşmelerin haftada en az bir kez, birkaç yıl sürebileceğini göze almalıdır. Daha kısa süreli görüşmelerle de psikoterapi yapılabilir, ancak bu destekleyici bir sağaltım olur.

Uygulamalı psikoterapi eğitimi görmek

Psikoterapinin uygulama alanları

Psikoterapötik yaklaşım her tıp alanında hasta ile ilişkinin başlangıcında olması gereken ilişkidir. Bundan farklı olarak psikoterapi uygulama alanlarının ve şeklinin tanımlandığı düzenli bir ilişkidir. , , , cinsel fonksiyon bozukluklarında, , mevcut rahatsızlığın derecesiyle orantılı farklı türden psikoterapiler tek veya birlikte uygulanabilir.

Psikoterapide hasta seçimi

1- Hastanın ancak tanısı konulduktan sonra ne tür ve ne yoğunlukta psikoterapiye devam edeceği kararlaştırılmalıdır.

2- Hastanın tedaviye kendisinin geliyor olması önemlidir çünkü ailesi zoruyla ya da başka nedenlerle tedaviye devam etmek zorunda olan bir hastanın psikoterapiden faydalanması güçtür.

3- Hastanın en azından normal zekalı ve sorunlarını anlatabilecek bir konuşma yetisinin bulunması gerekir.

4- Hastanın kendisini tanımaya, incelemeye ve değiştirmeye içten ilgisinin bulunuşu önemli bir seçim ölçütüdür.

5- Psikoterapi uzun zaman alan ve büyük emek isteyen bir sağaltım türüdür. Bunun için hastanın ekonomik yönden psikoterapiye devam edecek gücü olmalıdır.

6- Hastanın yaşam koşuları psikoterapiye devam etme bakımından uygun olmalıdır.

7- Terapi süresince alkol ya da uyuşturucu madde almaya devam edenlerin psikoterapiden faydalanmaları güçtür. Psikoterapiye devam edebilmek için hastanın bir miktar sıkıntısı olması ve sıkıntıya katlanabilmesi gerekir.

“Hastalık yoktur, hasta vardır” ilkesinden yola çıkarak tedavinin her hasta için, o hastanın bireysel ve kültürel özellik ve gereksinimleri göz önünde bulundurularak düzenlenmesi gerekir. Tanılar aynı olsa da, hastalığın gidişi her bireyde farklılık gösterecektir. Farklı tedavi yaklaşımlarının kendilerine özgü kuralları olsa da, tümüyle bu ilkelere uyarak tedavi yapmaya çalışmak, hastayı unutup kuram ve tekniklere odaklanmak anlamına gelir. Böyle bir süreç, terapisti uygulamacı olmaktan çıkartıp, kuramcı yapar. Oysa terapist kuramcı değil uygulamacıdır. Diğer bir değişle terapi için kuramlar gerekli ancak yeterli değildir.

Dr. Levent Sütçigil

Kaynaklar:

1- Tangör A.(1997): Psikoterapiler El Kitabı, Ege Psikiyatri Sürekli Yayınları

2- Hovardaoğlu S(2000): Davranış Bilimleri İçin Araştırma Teknikleri: Vega, Ankara

3- Kaptan S(1977): Bilimsel Araştırma Teknikleri, Hacettepe Üniversitesi Eğitim Bölümü

4- Öztürk O (1998): Psikanaliz ve Psikoterapi, Bilimsel Tıp Yayınevi, 3 Baskı Ankara

5- Çifter İ (1990): Klinik Psikiyatri, G.Ü. Basın Yayın Y.O., basımevi.

6- Psikologlar Derneği: Psikoloji Dergisi,Eylül 1987,

7- Sardoğan M., Karahan F(1994): Psikolojik danışma kuramları, Birsen Yayınevi, İstanbul

8- Şavaşır I.(1998): Bilişsel-Davranışçı Terapiler, Türk Psikologlar Derneği Yayınları, Ankara

Kaynak: http://www.gata.edu.tr/dahilibilimler/cocukruh/psikoterapi.htm

Bir önceki yazımız olan Psikiyatri Nedir? başlıklı makalemizde beyin hastalıkları, elektrokonvulzif tedavi ve hakkında bilgiler verilmektedir.